Bi`setin yedinci senesi, Muharrem ayının ilk günüydü. Bu tarihe kadar İslâm’ın inkişâfına mani olmak gayesiyle müşrikler tarafından girişilen her teşebbüs boşa çıkmıştı. Baş düşman ilan ettikleri Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) davasından vazgeçirmek, O’na gönül verenleri inançlarından döndürmek ve O’na yönelenlere engel olmak için başvurmadıkları yol, yapmadıkları zulüm ve işkence kalmamıştı. Her şeye rağmen İslâm hızla inkişâf ediyor, gönüller susuzluğunu dindirmek için O’na yöneliyordu. Müslümanların sayısı gün geçtikçe her türlü şiddet ve mukavemete rağmen artıyor ve İslam’ın nuru Mekke dışına taşıyordu.

Menfur emellerine nail olamamak, Efendimiz’in nefes alıp vermesine bile tahammül edemeyen Mekkelileri çileden çıkarıyordu. Habeşistan hicretine engel olamamaları, hicret eden Müslümanları geri getirmek için gönderdikleri elçilerin eli boş ve götürdükleri kucak dolusu hediyelerle gerisin geriye dönmeleri, Habeşistan’daki Müslümanlarla ilgili gelen güzel haberler… Üstüne bir de Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer gibi etkili ve güçlü şahsiyetlerin Müslüman olmaları onları iyice çılgına çevirmişti. Müslümanlar her geçen gün güçleniyor ve İslâm, Mekke’nin sınırlarını aşıp kontrol edemeyecekleri coğrafyalara taşıyordu.

Mekkeliler öfkeden kabardıkça kabarmış ve kılıçlarını yeniden gayzla bilemeye başlamışlardı. Bir an önce kalıcı bir önlem almak ve kontrolün ellerinden çıkmasına mâni olmak istiyorlardı. Bunun için Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürmeye karar verdiler. Onların bu kararını haber alan Benî Hâşim ve Benî Abdulmuttalib kılıçlarına sarıldılar ve Efendiler Efendisi’ni himaye altına aldılar. Bu hamleleri de etkisiz kalmış ve önüne çıkıp da O’nun yolunu kesememişlerdi.

Mekkeli müşrikler bu problemi kökünden çözmek için Ebtah vadisinde bulunan Hayf-ı Benî Kinâne’de[1] toplandılar ve Muhammed’i öldürülmek üzere kendilerine teslim edecekleri ana kadar “Benî Hâşim ve Benî Abdulmuttalib ile bütün beşeri ilişkileri kesme; onları Mekke’den sürme; akrabalık yollarını kapatma, onlarla konuşmama, onlardan kız alıp vermeme; alış veriş yapmama; yiyecek ve içecek temin edebilecekleri bütün kaynaklarını da kurutma” kararı aldılar.[2]

Bir avuç Müslüman’a ve Müslüman olmasa da Fahrî Kâinat Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahip çıkan insanlara, Mekke’de sosyal ve ekonomik boykot ilan ettiler. Onları Şi’b-i Ebî Talib’te[3] abluka altına aldılar. Bugünkü toplama kamplarından daha beter bir adım olan bu kararla, onların hepsini kavurucu sıcağın ve kızgın çölün içinde açlıktan ve susuzluktan öldürmeyi ve köklerini kazımayı hedefliyorlardı.[4]

Fakat bu durum toplum vicdanında beklemedikleri bir tepkiye sebep olabilirdi. Zira Şi’b-i Ebî Talib’e hapsettikleri bu masum insanların arasında bebekler, çocuklar, kadınlar, ihtiyar ve hastalar da vardı. Bundan dolayı küfür üzerine bir platform oluşturup aldıkları kararı yazıya döktüler. Ardından altına onlarca kişiye imza attırdıkları[5] bu sayfayı Kâbe’ye astılar.[6] Böylece yaptıkları zulme hukukîlik kazandıracak, onu kutsallık kılıfında kamufle edecek ve muhtemel tepkilerden de kurtulacaklardı.

Kin ve nefretin bu kadarı da olmazdı; ama o günün Mekke’sinde bunlar oluyordu. Karşı koymaya da imkân yoktu. Vahyin gelişinden yedi yıl sonra bir Muharrem akşamı, yaşadıkları bu büyük mahrumiyetle mecburen ayrıldılar evlerinden barklarından ve Şi’b-i Ebî Talib’de çadır kurdular kıt kanaat imkânlarıyla…

Bıyığı henüz terlemiş Mekke’li gençler Mus’ab’lar, Habbab’lar, Süheyl İbn-i Rumi’ler ve daha niceleri… Babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor birkaç küçük eşyayı omuzluyor, Mekke’nin sokaklarında Resûlullah’a doğru koşuyor ve etraflarına “Allah Resûlü nerede, biz de oradayız” mesajını veriyorlardı.

Mekkeliler, onları sosyal ve ekonomik hayatın dışında tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Sadece haram aylarda Mekke’ye inebilen Müslümanlar kıt kanaat imkânlarıyla ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken Mekkeliler, buna da mâni olmak istiyordu. Bunun için Müslümanlar satın alamasın diye dışarıdan gelen kervanları Mekke dışında karşılıyor ve getirdiklerini Müslümanlara satmamaları konusunda onları ikna etmeye çalışıyorlardı. Çoğu zaman da ihtiyaçları olmasa bile, dışarıdan gelen kervanlarda bulunan malın tamamını satın alıyor ve beri tarafta, sıkıntıların cenderesinde inim inim inleyenlere alternatif bile bırakmıyorlardı.[7] Elde-avuçta bir şey kalmamış, var gibi görünenler de tükenip yok olmuştu.

O günlerin manzarası çok hazindi. Mahrumiyet, sıkıntı, açlık, hastalık ve türlü musibetlerle boğuşan Müslümanların yüzüne hiç kimse bakmıyordu. O kadar açlık ve sıkıntı çekiyorlardı ki Sa’d İbn-i Ebî Vakkas gibi gecenin karanlığında bir kenara gidip ihtiyacını giderirken, farkına vardığı bir deri parçasını yıkayıp temizleyen, temizleyip de ateşe tutup yiyen ve neticede üç gün belinin doğrulmasına sebep olduğu için Rabbine hamd eden baş yüceler vardı. Çoğu, ağaç yaprak ve kabuklarını yiyerek ayakta kalmaya çalışıyor ve bu sebeple de ihtiyaçlarını giderirken, koyunlar gibi ıtrahatta bulunuyorlardı. Mekke, muhasara altındaki aç çocukların çığlıklarıyla inliyordu.[8]

Kin ve nefretten vicdanları körelmiş Mekkeliler ise Müslümanların bu hâlini gördükçe sevince gark oluyorlardı! Bu zulmü görüp insafa gelen ehl-i vicdanın yardımlarına engel oluyor ve yardım edenleri de cezalandırıyorlardı. Onların içler acısı ve acınası bu hâllerine şahit olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ya Rabbî! Ne yapayım, onlar, bir türlü imana gelmeyen bir topluluktur.” diyordu. Buna karşılık Yüce Allah, O’ndan, bu zulmü yapanlardan yüz çevirmesini ve “Selâm size!” deyip yoluna devam etmesini istiyordu.[9]

Bu sürgün ve mihnet yılları tam üç sene sürecekti… İzdivaç yok; konuşmak yok, görüşmek yok, gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok…

Tüm sıkıntıları zirvede yaşayan Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere ashâb-ı kirâm toplumdan tecrit edildiler, ayrımcılığa uğradılar, aç ve susuz bırakıldılar, diğer insanlarla görüşmekten, beşeri ilişkiler kurmaktan men edildiler, tehdit ve hakarete uğradılar. Fakat yaşanan tüm sıkıntılara rağmen Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Benî Hâşim ve Benî Abdilmuttalib ellerinde kılıç beklemelerine rağmen, asla şiddete prim vermiyordu. Şartlar ne olursa olsun tebliğ vazifesine devam ediyor, ilahî mesajla insanları sürekli besliyor ve iman takviye ediyordu. Bu çetin ve çileli yılları dişini sıkıp sabrederek atlatmaya çalışıyor, etrafındaki insanların ümitlerini canlı tutuyor ve Allah’ın yardımı gelinceye kadar şiddetin kurbanlarına sabrı ve metaneti adres gösteriyordu.[10]

Mazlumların ahlarını işittikçe onları teselli ve teskin ediyordu. Önceki kavimlerden iman edenlerin bedenlerinin testere ile ikiye biçildiğini, demir taraklarla etlerinin kemiklerine kadar taranarak sıyrıldığını ama bunların onları dinlerinden döndürmediğini ifade ediyor. İleride San’a’dan kalkan birinin, kurt da sürüsü içerisinde olduğu hâlde, Hadramevt’e kadar hiçbir şeyden endişe etmeksizin ve korkmaksızın gidebileceği bir şekilde, İslâm’ın yayılıp kemale ereceğini haber veriyor ve Müslümanlara ümit bahşediyordu.[11] Zira böylesine bir sıkıntı girdabı ancak güçlü bir imanla, sabırla ve ümitle aşılabilirdi.

Çekilen onca sıkıntıya rağmen Efendimiz’in ve Müslümanların sergilediği bu duruş, Müslüman olmadığı hâlde muhasara altında bulunan insanlara da etki ediyor ve her şeye rağmen olup bitenlere karşı onlar da mukâvemet gösteriyorlardı.

Tebliğin diğer insanlara ulaştırılacak yanı da vardı. Onun için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), fırsat buldukça dışarıdan gelenlerle görüşmeye çalışıyor ve bilhassa haram aylarda muhatap olduğu kitlelere Allah’ın emirlerini ulaştırma gayreti gösteriyordu. Aynı gayretler, iman heyecanını sinesinde taşıyan her bir mü’min için de söz konusuydu ve her şeye rağmen durup tükenme bilmeden bir aksiyon ortaya konuluyordu.

Allah çok merhametli idi. Ama İslam’ı omuzlamaya namzet kimseler o yükü taşıyabilecekler miydi? Yoksa tepetakla devrilecek kimseler miydi? İmtihanı verip, kendilerini ispat etmeleri, acı ve ızdırap yüklü imtihanlara katlanmaları gerekiyordu. Nihayet vahyin emin meleği Hazreti Cibril geldi ve “Ya Muhammed, onlara söyle ki “Bismikellahümme- Allah’ım senin adınla” kelimesinden başka o namedeki yazılanları güveler yedi. Bunu onlara haber ver.” dedi.

Vahiy yoluyla gelen bu bilgi Ebû Talip tarafından müşriklere iletilince inanmadılar. Ancak gidip de gözleriyle görünce önce şaşırdılarsa da her zaman olduğu gibi birçoğu yine bunun sihir olabileceğini söylediler. Hâlbuki bu apaçık bir mucizeydi. Kâğıdın, Allah’ın adından başka her tarafını güveler yemişti. Cenâb-ı Hakk aldıkları kararların hükümsüzlüğünü bizzat ilan etmiş, Müslümanlar da muhasaradan kurtulmuşlardı.

Aynı zamanda yaşanan zulüm ve sıkıntılara seyirci kalamayıp ‘artık yeter’ diyen Kureyş’ten bazı ehl-i insaflı kimseler,[12] bu acımasız duruma tepki göstermiş; alınan kararlara uymayarak ablukayı delmiş ve boykotun bitmesine vesile olmuşlardı.[13]

Aldıkları boykot kararıyla mü’minlerin, inançlarından vazgeçeceklerini, zayıflayacaklarını ya da yok olacaklarını zanneden zavallı müşrikler hayal kırıklığına uğradılar. Üç yıldır inancından dönen olmadığı gibi, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu şartlara rağmen ulaşabildiği insanlara dini anlatmaya ve öğretmeye devam etmişti. Hatta yapılan zulüm ve baskılar karşısında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashâbının duruşu, davalarındaki sebat ve kararlılıkları, hac mevsiminde Mekke’ye gelen Arab kabilelerini çok etkilemiş; Mekkeli müşriklere yaptıklarından dolayı öfkelenirken, Müslümanlara karşı şefkat ve muhabbet beslemeye başlamışlardır. Bu da İslâm’ın, Arap kabileleri arasında hızla duyulup yayılmasına vesile olmuştur.

Sabırla göğüslenen, arkasında acı ve sıkıntılar bırakan üç yıl geride kalmış ve Allah’ın yardımıyla muhasara son bulmuştu; bu süre içerisinde hiçbir şiddet ve taşkınlığa başvurmayan mü’minler, inanç ve sabırları sayesinde hayatta kalmışlardı. fakat geride kalan üç yıllık sürgün hayatı, Müslümanlar üzerinde kalıcı izler bırakmış ve açlıktan kıvranıp ağlaşan çocukların semaya yükselen feryatları, anne ve babaların korkulu rüyası hâline gelmişti.[14] Hastalıklar, birer salgın halini almış, toplumu kırıp geçiriyordu. Efendimiz’in amcası Ebû Tâlib ve Hazreti Hadîce validemiz de bu furyadan nasibini almış, ağır hastalıklara yakalanmışlardı. Çok geçmeden önce Müslüman olmamasına rağmen hayatı boyunca Efendimiz’e kol kanat geren Ebû Talib,[15] ardından da küfrün şiddetli günlerini acı acı yaşayan, Mekke’nin çetin baskı ve zulümlerine on yıl boyunca tahammül eden, geçmişteki varlık ve imkânlarına rağmen üç yıllık muhasara yıllarında yokluğu acı acı yaşayan, insanları aydınlığa çıkarabilmek için canını koyduğu bu davada bütün servetini feda eden Hadîce Validemiz vefat etmişti.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yıllar sonra o günlerde yaşadığı zorluk ve sıkıntılıları şöyle ifade edecekti:

“Allah yolunda bana yaşatılan korku kadar hiç kimseye o denli korku yaşatılmadı. Bana eziyet edildiği kadar hiç kimseye bu denli eziyet edilmedi.”[16]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hicretin 8. yılında Allah’ın inâyetiyle İslam’ın ve Müslümanların muzaffer oldukları Mekke Fethi’nde ve hicretin 10. yılındaki Vedâ haccında o sürgün ve mihnet günleri hatırlamak; mü’minlere muvaffakiyet ve zafere giden yolun meşakkat ve sabırdan geçtiğini hatırlatmak ve Allah’ın lütfettiği nimetlere şükretmek için ölümlerine ferman kesilen yerde Hayf-ı Benî Kinâne’de konaklayacaktı.[17] Vedâ haccında Hazreti Üsâme, Efendimiz’e “Yarın Mekke’de nerede kalacaksınız yâ Resûlallah?” diye bir sorduğunda; Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’ın izniyle yarın, Kureyş’in küfür üzerinde, Benî Hâşim ile nikâh akdi ve alışveriş yapmamak üzerine anlaştığı Hayf-ı Benî Kinâne’de,[18] konaklayacağız!” [19] diyecek ve küfürden ve küfrü temsil eden kafirden çok çektiği o acı günleri anacaktı.

Sonuç olarak; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabı kiramın yaşamış olduğu ızdırap ve çileyle dolu bu üç yıl, müslümanların zaferiyle sonuçlanmış, imtihan çilesinin zevali muvaffakiyet lezzetine dönüşmüştür. Onlara bu zulmü reva gören, o gün için güç ve iktidarı elinde bulunduran kalabalık güruh ve anlayışları tarihe kara bir leke olarak geçerken; bu sıkıntılara muhatap olan o gün az sayıdaki ashâb-ı kirâm, İslam davasını omuzlamaya namzet olduklarını ispat etmişler ve İslam’ın dünyanın dört bir tarafına taşınmasına vesile olmuşlardır.